Bursa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bursa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2013 Pazartesi

TRİLYE




Bursa ya gitmeye karar verdiğimizde aklıma gelivermişti hemen Trilye ye de gitmeli diye..Daldım internete araştırdım soruşturdum gitsek mi gitmesek mi kavşağında Trilye yazıp dururken burayla  karşılaştım...
Günübirlik bir gezide anlatılanlar oraya ait pek çok görüşle aşağı yukarı aynıydı...Ama Metenin blogunda Taş Mektebi görünce dayanamadım işte...Sonradan tanıştığımız.arkadaş olduğumuz Metenin fotoğrafladığı okulu merak ettim.Bir de askı fotoğrafı var ki,ben bunu görmeliyim dedim kendi kendime...Güzel sahilinde de bebeleri denize sokar tuzlu döneriz evimize diye de düşünüp gülüştük...
Planlanan pek çok şeyde karşılaşıldığı üzere daha yolda başladı karmaşa...Eve dönüyoruz ya, J  alabildiğince gergin...Leyla geceleri istisnasız uyanıp " Ben evime gitmek istiyoruuuummmmmmm!" diye çığlık kıyamet bağırıp tepinip ev ahalisini uyandırdığından, ilk geceden sonra ertesi akşamlar için bavulu toparlayıp gece daha uzun süren bir krizde gitmek üzere hazır uyuyakalıyorduk..Bu yüzden orada kaldığımız süre içerisinde J sabaha karşi 3,Leylanın daha insaflı davrandığı zamanlarda 4-5 te uyanışlarıyla underground  gezileriyle güne çooooooookkk erken başlamak zorunda kalışlarından ötürü zaten yorgunken, ardından uzun bir Cumalıkızık kahvaltısı ve Uludağa çıkıştan sonra eve dönüş yolunda Trilye ye uğramanın pek de matah bir fikir olmadığını düşüne düşünde dökülmüştü yollara..
Bunu benim canımm Yeni Türkü mün şarkılarına " Hep traditional müzikle mi gidicez ? " demesinden anladım zaten.Bunun traditional müzik değil Yeni Türkü olduğu konusunda onu hemen uyarıp müziği de kapattım ama bu kez de Mudanya yolu yeni yapılanmadan ötürü yol çalışmalarını sürdürmekte...Sıcakta Trilye ye varamamak çok ızdıraplıydı...
Pes etmek istemdim.Bir daha görebileceğimi düşünmüyorum ya o yüzden ya gidecektik, ya gidecektik Trilye ye..
:)

Tam işte geldik derken kıvrılan yollar bitmiyor aşağı inerken.Ama o kadar da keyifli ki bol virajlı olmasına rağmen.Yine zeytin ağaçları,yine mis gibi ormanın içinden kıvrıla büküle en sonunda tepeden limanını görüyoruz,az sonra da  şirin Trilye de yiz...


O kadar sıcağı yemişiz,yol çok çektirmiş,bebeler avaz avaz...Herşeyden evvel deniz oldu önceliğimiz  şimdi...Tuttuk plaj yolunu...Kirli,karışık,taşlı,aşırı kalabalıktı...Ve Kuzey tarafında değildik elbette...Pazar günü akşam saat 18: 30 suları...Mangal kokuları birbirine girmiş,her köşede bir köfte arabası...Ağlamak istedim bir an...Belki iki saatten fazla süredir buraya ulaşmaya çabalıyoruz,gezemeden belki de yola çıkmamız elzem...



Çok hoş sahil restoranları sıralı bu şirin beldeyi gezmek isterdim oysa...Yapıcak birşey yok,biraz atıştırıp yola koyulmalıyız...Neden sonra taş mektep geliyor aklıma da şöyle bir tur atalım bari sokak aralarında diyorum.Hava nispeten serince...Çabuk çabuk yol alıyoruz mektebin bulunduğu sokağa doğru seğirtiyoruz iki pusetle düşe kalka arnavut kaldırımı sokaklarda...Çok haşmetli gerçekten...Kapıları kapanmış meraklı gezginlere ve belki de artık çok yorgun olduğundan zaten çoğu yıkılmış iç duvarları tutan kirişlerin çökme  tehlikesinden  korumak için hayta mahalle çocuklarını...



Ve işte o meşhur  askının fotoğrafı...Elbette Mete den çaldım,içeri giremediğimizden fotoğrafını çekemedim...

:)

Gerçekten de neler neler  asılmıştır bu askıya kim bilir...
 40 lı 50 li yıllara ait kuplu model acı kahve,hafif eprimiş bir kadın ceketi belki...Belki de türlü model  şemsiyeler uzun mu uzun olanlardan...Kaç eşya unutulmuştur daha sonra aranıp da bulunamayan...


Parça parça oldu ama burası da dışı  daha Metenin blogunda görür görmez gezmeyi hedeflediğim hediye dükkanı... Ama bu fotoğraf Mete den değil o kadar da değil artık...Adı Trilye Çarşı...Ama darılmasın kimse, dışı böylesine özgün bir yapının içi bu kadar mı özelliksiz olur?Özenilmeden Çinden en ucuza ne alınıyorsa satılmak umuduyla dizi dizi özenle dizilmiş hediye dükkanının içine...Ah oralara yakın olmak vardı da şu taşçağızlarımdan boyayıp boyayıp  orada sergileyebilseydim, Trilye Hatırası yazardım...Trilye sahiline ait taşlar renklerle buluşur,gerçek anı eşyalar çıkardı ortaya hiç olmazsa...
Aslında bundan da öte,son zamanlarda gittiğim yerlerde arar oldum şöyle şanına yakışır bir                           D E L İ K I Z I N    Y E R İ  yapabileceğim bir yapı...

Burası tamm bana göreydi işte :(



Böyle gezi yazısı mı olur yahu,yine beceremedim...

Neyse,bence gezilesi bir yer Trilye...

Bir daha gider miyim? Hayır.Ama pişman oldum mu gittiğime gördüğüme kesinlikle çok mutlu oldum.Bebelerle çok aceleye geldi ...Fotoğraflar hep etraftan.

Dönem ödevini en son güne bırakmış ordan burdan toplama bir ödevle öğretmen karşısında kıvranan öğrenci gibiyim şimdi...



Gidin Trilye ye...


:)))))


28 Ağustos 2013 Çarşamba

ve BURSA...


Heyecanlıyım elbet.
10 yıl olmuş neredeyse...Çok mu değişmiştir herşey? Bıraktığım izlerimi bulamayacak kadar mı?
Daha önce sadece " gittiği " bir yeri yıllar sonra görmeye giderken böyle  hissetmez insan hayatının bir kısmını bıraktığı yere giderken...

Bu yazı bir gezi yazısı değil bu yüzden.

Nasıl olsun ?
Turist gibi yaşamadım  ki üniversite yıllarımı harcadığım bu memlekette...
Öneriler olmaz bu yüzden,şuraya gitmeli buraya gitmeli diye...Ben hevesle benim  olan yerleri,geride bıraktıklarımı arayacağım....Saçlarım uzun mu uzun,ayaklarımda kösele sandaletler,o zamanlar mumla arayıp zor  bulduğumuz  şimdi her köşebaşında satılan Bodrum sandaletleri...Şimdi o gencecik kızım ben,başımda kavak yelleri...Bütün bu sokaklarda dolaşırken aklımı dolduranları anımsayacağım bir bir...İçimde tuttuklarımı salıvereceğim şuraya buraya...Ya da gördükçe toparlayıp tıkıvereceğim içime biryerlere...

Babamın teyzesinin kızı evinin kapılarını sonuna dek açtı bu gezimizde bize...Sponsorumuz onlar...

Nazlı abla, selamlar ve sonsuz teşekkürler...

:)


Buluştuğumuzda akşam inmek üzereydi. Ve ne güzeldi yıllardan sonra birbirimize çocuklarımızı tanıştırmak...
Kayhan da bir restorandayız.Özel bir yer burası.Nazlı ablamın annesini yani babamın teyzesini gençliğinde babası getirirmiş.Yani babamın dedesi.Sonra Nazlı ablam evlenince eşini ve çocuklarını getirir olmuş.Bu bir aile geleneği haline dönüşmüş.

Pideli köftesi meşhur Bursamın ya iskenderden sonra,          J   ,  B  A  Y  I  L  D  I  ...

Eskiden taksi dolmuşlara binmek için inerdim Kayhana...Bıçakçılar,ıvır zıvır satan dükkanlar,bakırcılar en çok aklımda kalanlar.Ama ben çok severdim burayı.Türlü kokulardan türlü kokulara hızla geçiş yapabileceğiniz ender yerlerden biriydi.Seneler sonra burası yeniden düzenlemeleri, dışarı atılan masaları ,yerinde ışıklandırmaları ve şıklaştırılmış ambiyansı ile çok hoş olmuş...
( Sır 1 : Eski Kayhan ı özledim ben ışık hızında.)
" Yemekten sonra şöyle açık hava biryerlerde çay içeriz,sonra da eve artık, yorgunuz zaten "  fikirleriyle  çıksak da  önce ağır ve hantal kapısı artık geceye kapanmakta olan Koza Hana,sonra Pirinççi Hana ardından da Setbaşına,Emirsultana Yeşile uğraya uğraya gidiyoruz pusetlerinde uyuyakalmış bebelerden güç alarak ama bir ara ayaklarıma bakıyorum,ayak değiller artık onlar,başka bişey olmuşlar kolay değil bir güne neler sığdırdık...Belimi yokluyorum,o da yok sanki,boş orası da sırtımdan direkt bacaklarım  başlıyor...Aradaki yerler flu...

...

Olsun.
El yordamıyla sabırsızca yokluyorum şimdi Bursamı...Hızla ve film şeridi hissiyatında karşılarda biryerlerde görünce Kafkası mesela içim bir tuhaf oluyor.Seneler boyunca beklediğim,beni beklemiş insanlara bakınıyorum sanki aynı anda...
Tuhaf bir his bu!
Elim kolum bu kadar doluyken ı ıh!...
Tuhaf bir his...

...

 Bursa ya dışarıdan bir gözle baktığım öğrencilik yıllarımın ilk günlerine, başa sarıyorum şimdi de.
Ufak tefek birkaç  objektif bilgi için.

 '' Ben bir yetişkinim ve ıvırımı zıvırımı herşeyimi artık kendim hallederim!'' in sırt ağrılarında, gereksiz bürokrasinin sıra beklemelerinde, derdini anlatmaların baş ağrılarında yüzünü göğe çevirdiğinde,sanki sana ''Tamam canın sıkıldı, kabul.Ama bi baksana şu güzelliğe,şu yeşile,şu yukarı doğru kıvrılıp giden yola,şu elini uzatsan değecekmişşin gibi duran dağa'' diyen o iç sesten  ve özellikle Heykel civarındaysan seni sarıp sarmalayan,eğer 152 evler eski Müzik& Resim Bölümüm oradaysan da seni hayatta bırakmayan yemyeşil ve o sihirli manzaradan bahsediyorum.

Ben en çok dağı şehirden izlemesini sevdim orda olduğum yıllar boyunca.Bu gittiğimizde dağa da çıktığımızda bunu birkez daha anladım.
Bir şehrin bu denli cömert yeşiline şahit olup durmak günboyu,paha biçilmezdi gerçekten orada yaşadığım süre boyunca .

Kolaj gibi olur bunun devamı çünkü toplayamıyorum içimde seneler evvel olup bitenler bir imbikten süzülüyor sanki ağır ağır  şimdi buraya yazmak için

Ama oraya gidince daha iyi anladım,bu kadar uzaktayken hissetmemiştim bunu.Benim için ne kıymetliymiş Bursa.

J biryerini beğenmezse diye içim titredi gezip tozarken.Bu sebepleydi itina ile seçmem gidilecek yerleri...Sanki şehri ben yaptım...
Ne tuhaf!

Zamansızlıktan gidemediğimiz,rotada bulunmayan yerler de ( Altıparmak,Kültürpark,Çekirge,Eski kampüs,yurt binası ve sair ) inatla kaybolduğumuz yollarda hızlı bir selam çakışla ziyaret edildi tarafımdan.

Ertesi gün J yi almadım,Pazara giderken bebeleri götürmeyen anne misali.. :)
Kimse görmeden selam çaktım gelip geçerken hep önünden hızla seğirttiğim Heykeldeki heykele,oturup öğrenci yokluğu ile ah nasılda kıymetini bilerek her yudumunu yemek yediğim masalara gülümsedim sonra,ve koşarak girdim  Nalbantoğlundaki Ülkü Pastanesinden içeri 10 yıl öncekinin aynısıydı kestaneli poğaça,rahatladım :) ansızın sevdiğim biriyle karşılaşıverdiğim, ama artık olmayan köşe başlarına kızdım hırsla, adını hatırlayamadığım dükkanları ararken kayboldum sonra geçmişte,artık her daim cıvıl cıvıl oturanları olmayan,kimi ters çevrilerek masanın üzerine sıralanmış kimi öylesine sıra sıra yanık duvarın dibine  dizilmiş  iskemleleri ve taştanmış gibi görünen masalarıyla süküt-u hayal, yorgun Mahfelime bakıp  hep onları düşündüm en sonunda :

O zamanlarıma eşlik eden rol arkadaşlarımı!

Neredeydiler kim bilir şimdi...

Eski ve çok ünlü bir film setini dolaşmış gibi sevin içinde ama  bomboş döndüm sonra eve...

İşte tüm  hikaye bu.

Sarmadı mı?

O zaman başa alıp pek çok güzel anınızı bıraktığınız şehrin fonunda kendi iç sesinizden okuyun bakalım bir de,uğramak istediğiniz yerlere doğru uzanan bir yazı olsun hemen bu yazı...

Şimdi nasıl?











22 Ağustos 2013 Perşembe

GÖLYAZI KÖYÜ



Bu sabah saat altıya geliyordu yola çıktığımızda...Önce Gorukleden diplomamı almıştım bilindiği üzere.Sonra rotamızı Karacabey yolu üzerindeki Gölyazı Köyüne çevirdik kahvaltıdan sonra.

En son sanırım üniversite orkestrasıyla Buca ya konser vermeye giderken görmüştüm burayı uzaktan,yine bir gün doğmaktaydı...Kızıllar pembeler maviler arasından birazdan başını uzatacak olan güneşin fonunda sisler arasından puslu ama büyülü bir kayıp ada gibiydi Gölyazı...

Sonra hatırladım da hep gün doğarken gördüm uzaktan onu.Hep gitmek istedim,hiç gidemedim. Başka başka yerlere uzanan yolculuklar esnasında görmüştüm ama bu kez onaydı uzanan yolum.
Sıkı sıkıya tembihlediler, aman kaçırmayın  sağa dönüşü ,uzar gider sonra yolunuz!
Gölyazı tabelasını görünce sevinçle kıvrılıyoruz sağa...Sonra yolun altından geçerek iki yanı  incir  ve zeytin ağaçlarıyla kaplı o güzel yolun keyfini çıkarıyoruz.
Gölyazı köyü Uluabat gölünde yeralan bir köprüyle anakaraya bağlı bir adaköy aslında köprüyü saymazsak.

Yol bitince karşıda minicik bir köprü ve köy kahvesi karşılıyor bizi.

Gölün kenarındaysa balıkçılar ağlarını yıkamakta uzun mu uzun çizmeleriyle..
Bu kez tam öğlen sıcağı.Kıyamıyorum çocuklara.Aslında hiç akıl karı da değil ama gölgede bırakır onları şöyle bir tur atarım diye düşünüyorum.J yi köy kahvesine doğru iteliyorum :) ama nafile! Bolllca güneşyağı sürünüp, zaten pusette uyuyan epey korunaklı Teo yu da aldığımızı gibi zıplaya koşa ilerleyen Leylaya yetişmeye çalışıyoruz.
Etrafta hep ellerinde tepsilerle  oraya buraya yemiş taşıyan ferace dendiğini bildiğim siyah  yere kadar uzun robadan ince bir pardesü ve başlarında yemenileriyle kadınlar ...Buranın inciri meşhurmuş,onları kasalara istifleyip sayarken bazıları da gelen arabalara yüklüyor.
Gülümsüyorlar bizi gördükçe etraflarında.Onlardan başka da şimdiik etrafta kimse yok.Aklı olan gölgede ya da evlerinden zaten çıkmamış...
Acelemiz var,yolumuz öyle uzun ki, her şeyi görmek isterken hiçbir şeyi görememekten korkuyorum.Daracık sokaklarda,eski mi eski evlerin arasında dolaşırken ben bir taraftan fotoğraf çekmeye çalışıyorum,J kah minicik bir kedi yavrusu bulmuş sıkıştıran Leylaya sahip çıkıyor,kah  fotoğraf çekerken tutmayı bıraktığım Teonun pusetini yokuş yollarda kaymasın diye  sıkı sıkı tutuyor.






Su almak için uğradığımız köy bakkalında mola verince gayri ihtiyari başım yukarı kalkıyor suyumu içerken.

O da ne?

Eski evin bacasının üzerinde devasa bir kuş yuvası!Hatırladım ben bu yuvayı, leylek yuvası bu.Sevinçle gösteriyorum J ye ve Leylaya.






Ben hayran hayran izlerken yuvayı J nin dürtmesiyle onun gösterdiği tarafa bakıyorum.Başka bir yuva ve içinde bir de leylek oturuyor bu kez! Çocuk gibi seviniyoruz.Evler de çoğu zaman tek katlı olduklarından, onlara öyle yakınız gibi geliyor ki,evleri bir tarafa bırakıp bu kez etrafta aslında onlarcası bulunan yuvaları odak noktamız yapıyoruz.










 Gülüyorlar, sevinçle yuvaları ve leylekleri izleyen,sıcakta hızlı hızlı bir o yana bir  buyana koşturan komik aileyi görünce kazara dışarı çıkmış  köylüler.Biz de onlara gülümsüyoruz.

Susamış leylekler.Ağızları açık hemen hepsinin.

Uzun mu uzun gagaları,bembeyaz tüyleri,çekik kara gözleri beni çok duygulandırıyor.

'' Ben hayatımda ilk kez görüyorum hayvanat bahçeleri dışında doğal ortamında bir leyleği'' diyor J.
O an ne kadar da şanslı bir çocukluk geçirdiğimi hatırlıyorum.Köyde görürdük leylekleri ve dedem komik bir de mani söylerdi onlara tarlalarda rastladığımızda.

Nasıldı?


leylek leylek havada
yumurtası tavada
...




Nazenin bir göl köyünün, yakın zamanda veda edecek hüzünlü bekçilerine elveda deyip yine dolaşmaya başlıyoruz  evlerin aralarında...Nasıl da eski bazıları.Tam olarak bir köy burası.İlerde köprüden geçince Ağlayan Çınar civarında  bazı turistik satışlar gerçekleşse de doğal bir köy burası.Turistik biryer  değil.İyi ki de değil. O doğallığı çok seviyoruz biz.Rastadığımız hemen herkes çocuklara, bize  ısrarla incir ikram ediyor.Öyle tatlılar ki...








Derken kireç badanalı eski mi eski bir evin daracık minicik camında, masmavi ,çakmak çakmak ama en az 80 yaşında bir çift gözle karşılaşıyoruz...



Acaba kızar mı bize şimdi evine bu denli yaklaştığımız için diye tedirgin bir his belirmedeyken içimizde,bir taraftan da  yürümeye başladığımızdan evin kapısına gelmiş bulunuyoruz.Ardına kadar açık kapıdan evin güünışığı alamadığından nispeten karanlık,koyu gölgeli ayvanını görüyoruz.Omuz hizzasında bir kat ile ikiye ayrılmış ev,alt kat bodrum kat gibi,mahzen gibi...Orada, o karanlıkların içinde oturuyor işte, tümden dişsiz ağzıyla sevinç içinde gülümsüyor şimdi bize...
Biz de ona karşılık veriyoruz,selamlıyoruz onu.Resmiyeymiş ismi...Nerden geldiğimizi,çocukların yaşlarını,isimlerini soruyor,ısrarla bir torba yemiş veriyor ve dua ederek kınalı elleriyle uğurluyor bizi...


Resmiye nineyi çok seviyoruz...



Sıra sıra evler ve önlerinde kimi pırıl boyalı büyücek, kimi köhne türlü türlü kayıkların dizili olduğu sahile kıvrılıyoruz.Orada da birkaç fotoğraftan sonra ayrılma vakti geliyor.









 


Gölün kıyısında zeytin ağaçları var suyun içinde de..Öyle güzel 
                                                    görünüyorlar  ki  izlemeye doyamıyoruz...


Bu  korkuluk kimi neden korkutmak için acaba gölün orta yerinde diye düşünürken, ağ atan balıkçıların  ağdaki balıklarını yemeye gelen kuşlara yapılmış olsa gerek diye düşünüyoruz sonra ...









Bu küçücük balıkçı köyünü gördüğümüz için mutlu ayrılıyoruz.İyi ki gelmişiz.Yıllardan sonra yeniden Bursanın içlerine doğru kısa bir an için kaybolmak üzere yola koyuluyoruz ...